2012 no longer defteri-18

NATO’nun, Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen, İsrail’in Akdeniz’deki donanmaya katkıda bulunmasına sıcak baktığı açıklandı…Amerikan haber ajansı AP’nin haberine göre, NATO sözcüsü Carmen Romero, İsrail’den kendilerine bu yönde bir teklif geldiğini ve teklifi “NATO prosedür ve operasyon gerekliliklerine göre değerlendirdiklerini” açıkladı.Not defterim, bu gelişme “Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun tehdit algısının ne olacağı?” sorusunun yıllardır tartışılan cevabı gibi geliyor bana. Zaten geçen yıl Lizbon görüşmelerinde bunun adı konmuştu, ama Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül bunun yazılı hale gelmesine engel oldu. Ne var ki, gelişmeler yazılı hale getirilmese de NATO’nun İslam coğrafyalarını çoktan tehdit algısı içine aldığını göstermektedir.  Irak’ın işgali ve burada gerçekleştirilen siyasi laboratuar çalışması, akabinde Ortadoğu’da hızlanan etnik ve de mezhepsel çatışmalar, nihayet NATO’nun İsrail’e yeşil ışık yakması bu yönde atılan adımlar olmuştur.Bunun yanı sıra, Batı’da hızla artan İslam karşıtlığı, hatta toplumunu bu yönde uyarmak isteyen deli divane olmuşların Norveç örneğinde olduğu gibi ‘77’ masumu katletmesi, bu sürecin güncel örnekleri arasındadır.Bu yaşamakta olduğumuz sürecin gerçek okuması şudur: Batı’nın gözünde ülkemiz bir İslam ülkesidir, biz yetmiş dört milyon insan alenen İslam dininden çıksak, hatta toplumca Siyonist ateist olduğumuzu açıklasak da, bu kanaatleri değişmeyecektir.Ülkemizi yönetenler bunun farkındadır, bu yüzden NATO’daki varlığımız ve de ‘Kürecik’te planlanan ‘Füze Kalkanı’ projesi vb. gelişmelerle zamana oynamak durumda kalmaktadır… Ne var ki, 28 Şubat sürecinin uzantıları olan ahmaklar, bir türlü bunu görmek istemiyorlar; zannediyorlar ki, ‘İrtica gelecek!’ mücadeleleri onun içindir…Ben kendi adıma ateist değilim, ama ülkemin ateisti de, dindarı da, kendini nasıl tanımlarsa tanımlasın genel ekseriyetimiz bu sürecin farkında değildir. Çünkü derdimiz huzur içinde bu coğrafyada yaşamak değildir; alışmışız bir kere şark kurnazlığına, ne pahasına olursa olsun, rollerimizi oynama çabasındayız…Yarın yeni bir dünya kurulsa, özgürce yaşamak adına bu coğrafyada, yine içimizden bir takım insanların itirazları yükselecektir; çünkü dertleri ne özgürlüktür ne de insanca yaşamaktır bu coğrafyada. Tek dertleri, küçük dünyaları ve ona bina ettikleri küçük hesaplarıdır……Saat: 14.21, 12.02.2012Rıza Üsküdar12 Şubat 2012/Eskişehir


koçbey aqua su
kirazlı yayla su
damla su
mahmudiye oskar su
başpınar doğal kaynak su
lido su
haznedar su
karsu
altınpınar su
taşdelen su
ayazma su

Damacana Su Bayiliği Alın :
1- 10.000 Damacana Su Bedava
2- 19 litre Damacana Dolumlar 0.59 TL
3- Bedava demirbaş damacana
4- Full Sebil ve Pompa desteği
5- Full reklam masrafları desteği
6- Tabela , cam ve araç giydirme
Damacana Su Fabrikalarımız:
1- Akdamla Su 2- Damak Su 3- Uludağ Su
Su Bayiliği Başvurusu: 0 532 212 07 46

- Veznedar.com Doğal Bitkisel Takviyeler -

-- Çakşır Köklü Süper Karışım
-- Yüksek Cinsel Başarı
-- Erkekte Cinsel Organda Büyüme
-- Yan Etkisi Olmayan Afrodizyak
-- Yanınızda Bulunsun Acil Durumlarda :)
Fiyatı: 119 TL Satın Al

Kayıp dağın yılanları

Paramız yoksa birinden borç alırız; ya da birileri gelip bizden para ister. Basit, alışık olduğumuz kavramlar. Borç müessesinin başlangıcı insanlık tarihi kadar eski olmalı. Elbette borç herkesi rahatsız eder ama borç kavramına köklü bir itiraz duymadım. İnsanların işine geliyor olmalı. Ya da mecburlar. İhtiyacımız olduğu veya zorda kaldığımız için borç almıyor muyuz? Ancak topluma yön verenler açısından sorun var.Hatırlayın lütfen borç alıp vermenin aslında gerekli olmadığı, ihtiyacımız olan paranın commonplace yollarla sağlanabileceği ve en önemlisi borç müessesinin kapitalist sömürü düzeninin bir ürünü olduğunu hiç okudunuz ya da duydunuz mu? Birisi kalkmış “Borç yiğidin kamçısıdır” demiş. Bu sözü anamızı belleyen tefecinin söylediğine iddiaya girerim. Bu kamçıyı onun kıçına kıçına iki patlatsaydık görürdük bakalım nasıl yiğitmiş.Borç-alacak konularını standard bir şey olarak görüyorsunuz; çünkü alışmışsınız. Ama aslında bence bu kavramlar bilimsel, dini hatta töresel bir temele dayanmıyor. Yani bence bir ihtiyaç üzerine insanlar düşünüp taşınıp ortaya çıkarmamışlar. Hırsızlar sizin elinizdeki malı mülkü nasıl alacaklarını düşünürken “tefecilik” diye bir yol gelmiş akıllarına. Demişler bunlar ihtiyaç içindeler. Yüksek faizle para veririz. Zaten ödeyemezler. Biz de evlerini, tarlalarını ellerinden alırız. Sizin abartılı bulduğunuz, hatta güldüğünüz eski Türk filmleri gerçeğin ta kendisini anlatıyordu aslında.Mecbur olmanızı bir yana bırakın, borç almanın nasıl bir davranış olduğunu düşünün. En başta borç aldığınız kişiye karşı ezik durumda olursunuz. Almaya devam ederseniz belki sizden bedel ister. Bu, öyle aşağılık bir şeydir ki kötü birine rastlarsanız, dalınıza basar ve daha ileri giderek affedersin “Karını bana ver” diyebilir.Borç isteyen ya da alan kişinin, daha da ötesi borçlu kişinin onuru, itibarı yoktur. Hiçbir şekilde rahat değildir. Borçlu bir insanın hayatı mutlu yaşaması mümkün değildir. Ama görüyoruz ki bazıları ömür boyu hem de çok yüksek borçlarla rahat bir şekilde yaşıyorlar. Çünkü sadece insan olanlar borçtan rahatsız olurlar.Borçlu olmak hayatı istediğiniz gibi yaşamanızı engeller. Hayalinizde bir ev almak vardır; borcu düşünür yapamazsınız. Geleceğinizle ilgili planlar yapamaz, girişimlerde bulunamazsınız.Miktarı küçük de olsa bütün borçlar zor ödenir ve mutlaka alanı üzer. Bazen borçlu kimselerin depresyona girdiği hatta intihar ettiği bile olur. Borç yaşatmaz, öldürür.Sonuçlarını elbette biliyorlar. Ama buna rağmen kendileri borç alıyorlar ve bizlerin de bankalardan borç para almamızı teşvik ediyorlar. Çünkü devlet olarak alınan borçlar ödenmiyor. Bugün 500 milyar dolara ulaşmış. Her yıl 50 milyar dolar (70 milyon insanımızın bir yılda kazandığı paranın neredeyse üçte biri) faiz vererek belirsiz bir zamana erteliyorlar. Nasılsa birileri öder. Halkın borçla yaşaması ise umurlarında değil. Hatta kredi kartı borçlusunun intihar haberiyle bankaların bilmem kaç milyon dolar kar ettiklerine dair haberler aynı gazetede yan yana çıkabiliyor.Bana Türkiye’de “Ben kredi kullandım. İşlerimi geliştirdim” diyecek bir kişi bile bulamazsınız. Eğer varsa bile banka hortumlayıp devleti çarpmıştır. Ya da bizleri kandırmıştır. Türkiye’de krediye dayalı teşebbüslerin kar etmeleri ancak bu şekilde olabilir. Ayrıca borsa, döviz artışı ve piyasa spekülasyonları nedeniyle de bu ülkede çok sayıda kişi haksız kazanç sağlayarak köşeyi dönmüştür.Israrla kredi kullanan yatırımcıların kar edemeyeceklerini iddia ediyoruz. Lakin ülkemizde banka özellikle devlet bankası kredilerinin anlamsız bir şekilde teşvik ve destek adı altında verilerek aslında üretim falan yapmayan bazı uyanıklara halkın parasının peşkeş çekildiğini biliyoruz. Ziraat ve Halk bankası esnaf ve çiftçi kredilerinin faizlerinin çok düşük hatta hiç olmamasına rağmen geri dönmediğini düşünüyoruz. Bunu anlamak için Hurşit Güneş olmanıza gerek yok. Borçlarını ödeyemeyen çiftçilerin hapse atıldığını herkes biliyor.Sen IMF’den kredi aldığın zaman onlar her şeyimize karışıyorlar. Asgari ücretin ne kadar olacağına, enflasyon miktarına, memur ücret artışına falan her şeyimizi didik didik araştırıyor. Sen ise kredi alıp geri ödemeyen çiftçi ya da esnafa “ Bana borcun varken marlboro içemezsin; maltepe sigarası iç“ bile diyemiyorsun. Adam sana “Canımı mı alacaksın; ödemiyorum” diyebiliyor.60’lardan bu yana borçla yaşamanın ülkeyi nereye getirdiğini maalesef hepimiz görüyoruz. Zaten dünyayı küresel sermeye yönetiyor. Onun da amacı ülkeleri borçlandırarak elindekileri almak. Eski Türk filmlerinde ağa köylüye borç veriyor, ödeyemeyenin ise tarlasını elinden alıyordu.Ne kadar borcunuz varsa kefen paranızdan önce onu düşün çünkü o güne kefen paranız kalmayabilir. “Öldükten sonra beni itler yesin ya da nasılsa belediye kaldırır “ diye de düşünmeyin. Bunu bile garanti edemezsiniz.Varlığınız borcunuz kadar miktar düştükten sonra elinizde kalan kısımdır. Biliyorum ki bu cümleye insanlarımız gülüyorlar. Çünkü Türkiye’de devletin ve halkın borç para alması ödememe ilkesine dayanıyor. Vereceğim diye alıyorlar ama akıllarının bir köşesinde “Gün ola harman ola. Hele o gün bir gelsin. Belki de vermem” şeklinde bir niyet var. İşte bu hınzır niyet borç alma çılgınlığını azdırıyor. Bir de ortada ihtiyaç varsa(ki zaten kimsede para yok) ve üstelik bankalar ellerinde kredi kartı dağıtmak için sokaklarda dolaşıyorlarsa gerisini siz düşünün artık.Tamam, bankaların tutumu ahlaki değil ama lütfen dürüst olalım. Kredi kartı borcunu ödemeyenlere ne oldu? Hiçbir şey. Kabul etmek zorunda kaldığımız bir mazeretleri var. ”Battım, bittim, param yok. Canımı mı alacaksın?” Hatta birileri “kredi kartı borçları silinsin” diyorlar. Ödeyenler keriz o zaman. Kerim Korkut halk için burada ama açık söylüyorum bu tür yaklaşımlar hiç ahlaki ve insani değil. Birilerinin sadece haklı olduğun konularda yakasına yapışacaksın. Adamdan para almışsın ülkedeki haksızlıkları bahane ederek ödemiyorsun. Hiç kimse kusura bakmasın birlikte yaşaya yaşaya siz de hırsızlara benzemeye başladınız. Korkut bildiğiniz insanlara benzemez. Gereğinde halkın yanında, gereğinde ise karşısındadır.Bankalara kredi kartı borcu olanlar başlangıçta haciz elamanları kapıya gelince biraz tırsıdılar. Ama enteresan bir şey bütün kredi kart borçluları kiracıydı ve kuru canlarından başka hiçbir şeyleri yoktu. Yüksek faize itiraz et. Keyfi kredi kartı dağıtmaya itiraz et. Ama paranı vermiyorum diyemezsin. Elbette gerçekten zor durumda olup ödeyemeyenler var. Ama bir kısım uyanık vatandaşlarımız bunu fırsata dönüştürmüşler. Sana parayı bankanın kasasından vermediler mi? Versene adamın parasını! Hele de devlet. Ülkede devlete borcu olmayan yok. Ama hiç kimse devlete olan borcunu borç olarak saymıyor. “Devlet benim canımı mı alacak” diyor. Ne demek devlet benim canımı mı alacak ya! Malı parası olan yandı. Devlet alıyor. Türkiye’de bir uyanık kesim var ki akşam sabah Laila’dan çıkmıyor ama araştırdığında üzerinde beş kuruşluk mal mülk yok. Israrla bu kesimin üzerine gidilmeli diyorum. Hiçbir şeyin yoksa aç mı yaşıyorsun? Ben A bankası, seni vakıfların aşevi kuyruğunda görürsem borcunu sileceğim, söz.Borç insanı rezil eder. Ama bazılarımız zaten rezil olduğu için bir şey fark etmiyor. Devlet işin peşini bırakmış. Ama ben Kerim Korkut diyorum ki bu sorunu çözmeden yeni bir ülke düzeninden bahsedemeyiz. Yeniçağ düzenini kurduğumuz zaman kimsenin kimsede beş kuruşunu bırakırsam namerdim. Böyle şey olur mu ya! İnsanlar sizin için mi para kazanıyorlar? Measurement borç verenler battı, siz aldınız yürüdünüz maşallah? Yok, üzerinden yıllar geçmiş. Zamanaşımına uğramış. Veren ölmüş alan kayıp. Hiç beni ilgilendirmiyor. Karun’un hazinesinden kaybolan lirayı bile bulup yerine koymak boynumuzun borcu. Bulmuşsunuz kelek bir düzen. Al parayı ödeme. Oh ne güzel!Ağaç Hareketi düzeninde bir kişide alacağınız varsa bunu genel güvenliğe bildirmeniz yeterli. Paranız en kısa sürede elinizdedir. İnsanlar salak mı? Measurement borç versinler, iş yapsınlar siz de alacaklarını vermeyin.Bugün ülkede yaşayan insanların üçte biri birbirlerine bir şekilde alacaklı ya da borçludur. Ve bu kimseler borcunu ödemiyorlar ya da alacaklarını da alamıyorlar. Belgeli ya da borçluları tarafından kabul edilen alacakların tahsili bile sağlansa milyonlarca iş adamı, esnaf ve diğer vatandaş zor durumdan kurtulur. Adam Laila’da karı oynatıyor borcunu ödemiyor. Devletin bu konudaki düzeni belli zaten. Halk bıkmış. Üstelik güvenmiyor. Ben dava açarak alacağımı aldım diyen kimseyi görmedim. Vatandaş ya lanet olsun deyip üzerine bir bardak su içiyor. Ya da eğer alacak fazlaysa çek senet mafyasına başvuruyor. Çek senet mafyası denilen aşağılık olgunun bu ülkede var olması Türkiye Cumhuriyeti devleti için utanç verici bir olaydır. Çek senet mafyası niye var? Kişiler alacaklarını senin düzeninle alamadıkları için bu yola başvuruyorlar, onun için var. Adamın üç kuruş alacağı var zaten. Niye dava açtırıp mahkeme kapılarında yıllarca süründürüyorsun? Git borçlunun kapısına. Al adamın alacağını. Ver kendisine. Senin hâkimin alsın alacaklıyı da borçluyu da karşısına. Tespitini yapsın. Borçlu üzerinde baskı kursun ve ödemeyi sağlasın. Bir kaç saatlik iş. Adam masrafına da razı. Niye iki yıl, üç yıl, beş yıl adamı git gel yapıyorsun? Yazık değil mi? Hırsız mafya düzeniyle ortak mı çalışıyorsun?Borç zaten belgeli. Ya da belgesiz de olsa adam borcunu kabul ediyor. Senin yapacağın devletin gücünü gösterip zorla veya icra yoluyla borçlunun alacaklıya olan borcunu ödemeyi sağlamak.Bugün bu konuda yürürlükte olan kanunlar, mahkemeler hiçbir işe yaramıyor. Kişi haklı olduğu halde davayı kazanamıyor. Alacağı para kadar masraf ediyor. Git gel git gel rezil perişan oluyor. Bu nedenle lanet olsun deyip dava açmıyor. Çok ciddi kayba uğruyor.Zor durum nedeniyle kişilerin borçlarını ödeyemedikleri doğru. Ama bir de keyfinden ödemeyenler var. Fakir bir konfeksiyoncuya fason iş yaptırmış. Adamın parasını vermiyor. Ama altına Ferrari alıyor. Çünkü onu borcunu ödemeye zorlayan bir güç yok. Mahkemeye vereceksin. Elinde belge olmak zorunda. İşi yaptın teslim ettin. Adam bir şey vermedi. Nasıl ispatlayacaksın? Hadi diyelim ki belgen var. Dilekçe ver. Duruşmaya gir. Süreyi bekle. Çoluğunu çocuğunu geçindirmek için üç kuruş kazanıyım diye gece gündüz çalışan küçük esnafın bütün bunları yapacak bilgisi, zamanı ve de imkânı yoktur.Yeni düzende borç alacak kavramlarının tamamen kaldırılması ana hedeftir. Adama iş yapacaksın. Paranı üç yıl sonra alacaksın ya da hiç alamayacaksın. Böyle şey olur mu ya? Ankara’daki o koca koca bakanlık binaları ne işe yarıyor?Alacağın olması borcunun olmasından daha kötü. Paranla rezil oluyorsun. Bir de bazılarına sanki borç vermek zorundasın. Emminmiş, dayınmış. Vermezsen olmazmış. Selamı sabahı kesiyor. Kızını oğluna nişanlasan bu nedenle yüzüğü bile atıyor. Adamdan istemekten sen utanıyorsun. Borcunu ödemeyenler zaten yüzsüz oluyorlar. Adam senden utanacağına onu görünce sen yolunu değiştiriyorsun. Adam kırk yalan söylüyor. Herkes Korkut’a yalancı çoban der. Ben bunların yanında evliyayım. Aslında bu da bir taktik. Uyanık sülükler alışmışlar. Biliyorlar ki Korkut gibiler alacağını ikinci defa istemez. Havadan para işte. Bir kere yok dersin olur biter. Çankırılı Vehbi gibi sokak ortasında yakasına yapışıp yüzüne de tükürerek rezil edeceksin ki… Korkut tam saftrik. Elimdeki üç kuruşu ona buna verip alamadığım için bugün sürünüyorum. Varlığım kadarı da el yedi. Haram zıkkım olsun!Borç hırsız düzenin sömürü aracıdır. Borcu olan kişinin malı, onuru, şeref ve namusu hatta canı bile elinden gidebilir. Borçla yükselmek bir yerlere gelmek mümkün değildir. Özellikle kişilerin birbirlerine karşı borç alacak ilişkileri cinayetlerin ana nedenidir. Adam borç vermiştir, ister ama alamaz. Kanuni yol tercih edilmez. Çünkü mantıksızdır. Davlar git gel git gel beş on yıl sürer. Ama alacağı kişiye o an lazımdır. Kanun istese kişiye alacağını bir günde alıp verebilir. Ama günümüz kanunlarının işlerliği yoktur. Bunun için yeniçağda uygulayacağımız ”Ahe kanunları” olmalıdır. Verdiği parayı alamayan kimseler bunu hazmedemeyince ya lanet olsun deyip bırakır, ya da çeker vurur.


koçbey aqua su
kirazlı yayla su
damla su
mahmudiye oskar su
başpınar doğal kaynak su
lido su
haznedar su
karsu
altınpınar su
taşdelen su
ayazma su

Whitney Houston göçtü gitti

İlk kez şarkılarını dinlediğimde, çok etkilenmiştim. Dünyanın en iyi seslerinden biriydi. Daha da önemlisi en iyi yorumcularındandı. Bence bu daha önemli, çünkü ne muhteşem sesler yorumlamaları nedeniyle vasat kalıyorlar.Şarkılarını dinlemeye doyamazdım. İçindeki ahenk, su gibi akmasına neden olurdu. Kasetlerini alırdım o zamanlar. Sonra Cd playerlar çıktı. Baktım, 1994 yılına ait bir Cd buldum. Sadece adıyla çıkmış. Saving all my love for you, how will I know, unexpectedly gibi harika şarkılar var içinde. Kapakta da gencecik bir kız. Son olarak da sanırım iki yıl önce bir albümünü almıştım. Without equal Assortment. Pek çok yorumundan oluşturulmuş. Tabii ki o unutulmaz filmden I WILL BE ABLE TO all the time love you ile başlıyor. One second in time, I wanna dance with somebody, I’VE now nothing, It’s not proper however ıt’s okay, my love is your love ve daha başkaları.Uzun zamandır ortalarda yoktu. Çıkışı muhteşem olmuş, tüm dünyada milyonlarca albüm satmış ve sonra yavaş yavaş ortalardan kaybolmuştu. Bir evlilik yaptı, çocuğu oldu ve maalesef uyuşturucu ve alkole bağımlılık geliştirdi. Çıkış grafiği de bu evlilikle inişe geçti.Bu sabah öldüğünü anons ettiler. Annem “hep o kocasının yüzünden” dedi. Bu boyuttan bakınca görünen manzara öyle tabii. Ancak kader denen yazıyı unutuyoruz bu durumlarda. Dünyanın en iyi şarkıcısı, dünyadaki yaşamına uyuşturucu ile veda edecekse, bunu sağlaması için biri  gerekirdi. Bu da kocasıydı. Yani suçlu değil araç oldu kocası sadece.Öyle ya da böyle sonuçta birlikte büyüdüğüm o harika ses yeni şarkılar seslendiremeyecek artık. Elimizde kalan Cd’lerde duyabileceğiz yorumlarını. Gerçekten de o meşhur deyimle “bir yıldız daha kaydı”. Bize yaşattığı güzel anlar için teşekkür ederek vedalaşıyorum ve bir Cd’sini dinlemeye başlıyorum.Çimen Erengezgin 


koçbey aqua su
kirazlı yayla su
damla su
mahmudiye oskar su
başpınar doğal kaynak su
lido su
haznedar su
karsu
altınpınar su
taşdelen su
ayazma su

2012 now not defteri-17

PKK’nın şehir yapılanması olduğu iddia edilen KCK’ya yönelik soruşturmada MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski Müsteşar Emre Taner ve eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, MİT görevlileri Hüseyin Kuzuoğlu ve Yaşar Yıldırım’ın ifadesini almak için harekete geçen Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya, “görülen lüzum üzerine” soruşturmadan el çektirildi.Savcı Sadrettin Sarıkaya, “Başsavcının takdiridir. Yapacak bir şey yok. Görevimizi yaptık” derken, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı, Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Sadrettin Sarıkaya’nın “soruşturmanın gizliliğini ihlal” ve “amirinden bilgi gizleme” eylemi sebebiyle yürüttüğü soruşturmadan el çektirildiğini açıkladı. Not defterim, yıllardır yazıyorum ‘28 Şubat sürecinde’ darbenin taşeronluğunu üstlenmiş ülke yargımız, artık hukuk cuntalarıyla, ne kadar kaldığı belli olmayan toplumsal düzenimizi yıkmaya kararlıdır.Askeri darbelerin bir türlü yıkamadığı devlet düzenini, hukuk darbelerinin yıkması; hukukun devlet ve de toplum düzeninin temeli olması nedeniyle pekte yadırganacak bir durum değildir. Esas yadırgadığım şudur ki, yargının görevi ‘hakikati ortaya çıkarmak’ olmasına rağmen, nasıl oluyor da ‘hakikati’ karartmak gibi bir rol üslenebiliyor?Doğru yanlış Ergenekon ve benzeri davalar yürüyor, bu davaların yürümesini istemeyenler de başka davalarla gündem oluşturmaya çalışıyorlar… Öyle ya, sen benimkini yargılarsan; ben de seninkini yargılarım! İyi yargılayın, ama bunu biraz da hukuki ilkeler doğrultusunda yapmaya çalışın; önünüzdeki belgeler üzerinde tahrifatlar yapmadan.-“Rıza Bey, sen ne diyorsun Allah aşkına, 28 Şubat sürecinde darbenin taşeronluğunu üstlenmiş bir yargı, yasal olmayan bu hareketini hayata geçirirken, nasıl olacak ki yasal, yani hukuki bir yolla gerçekleştirecek bunu?”-“Not defterim, çok haklısın belgede tahrifatta yapar, belge de üretir. Malum aylarca ‘kâğıt parçası’ denilen belgenin, gerçek belge olduğunu resmi kurumlar doğruladığı gibi, ‘kâğıt parçası’ diyen ve şu an tutuklu olan İlker Başbuğ Paşa da kabul etti.Ama bu yaklaşımını nasıl açıkladı?“Kurumumun moralini düşünmek zorundaydım”; buyurun buradan yakın! Kurumunuzun moralini düşünerek, hakikatin üstünü örtmeye çalışıyorsunuz; ama bu üstü örtülen hakikatin hem kurumunuzu, hem de kurumunuzun bağlı olduğu devletin sonunu getirmekte olduğunu görmüyorsunuz!”-“Rıza Bey, çok güzel söylediniz; ‘hakikatin üstünü örtmenin’ hem kurumları, hem de kurumların bağlı olduğu devletin sonunu getirmek anlamına geldiğini; ama yıllardır hakikatin üstünü örterek yol almış olanlar, bu yanlış alışkanlıklarını görülen odur ki, ‘devleti’ yıkıncaya kadar sürdürecekler…”-“Haklısın no longer defterim, hukukçuların bu yolda onlara omuz vermeye devam ettiklerini düşündüğümüzde, devleti yıkana kadar devam edecekler… Yıllardır yaşadıklarımızın, başka bir izahı da yoktur! Dahası 2008 yılında yazmıştım, ‘Reçete ile ölüm fermanı arasında kalmak’ başlıklı yazımı; iktidarda hangi parti olursa olsun, ister Ak Parti olsun, ister onu yeni bir 28 Şubatla indirip farklı bir hükümet kurdurulmuş olsun, sonuç değişmeyecektir”-“…”Saat: 11.38, 12.02.2012Rıza Üsküdar12 Şubat 2012/Eskişehir


koçbey aqua su
kirazlı yayla su
damla su
mahmudiye oskar su
başpınar doğal kaynak su
lido su
haznedar su
karsu
altınpınar su
taşdelen su
ayazma su

İzmir’de ”Tuzu Biberi”nde; MB yazarları dost meclisinde

İzmir, baharın yüzünü gösterdiği nadir günlerden birindeydi bugün.Bahar, sanki üzülmeyin yakında geliyorum diye fısıldıyordu sessizce.Gökyüzü, pırıl pırıl maviliğin deminde, deniz sakin ve dingin, huzur yansıtıyordu seyredenlere.Güneş, yeni yeni açmakta olan papatyalar ve çiğdemlere gülümsemekte.İmbat’sa tatlı tatlı esmekte.
İşte böyle güzel bir günde; İzmirli MB yazarları, Karşıyaka- Bostanlı’da ‘’Tuzu Biberi’’nde idik hep birlikte.
Kendileri gelemeseler bile, gönülleri bizlerle birlikte olan dostlarımız da fikrimizde; sayısızdık dostluğun ve muhabbetin zirvesinde.
İlyas Bayram ve eşi Sevil Hanım, Duayenimiz Muzaffer Cellek üstadımız, ebruların ustası Mesut Selek hocamız, lirik şiirlerin ecesi Özden Bora(Zirve), Milliyet.com.tr yazarımız Gülgün Karaoğlu, yeni İzmirlilerimiz Serhat ve Gül Tuna, Tijen Taşlı(Tijence), Sevim Daştan(Yurttabirgül), Hülya Gülcek, Ali Haydar Özkan(Asi Güvercin), Necip Mesut, Ahmet Üstündağ, Sevim Özkan(Abla), Neşe İleri, Ufuk Gürol(Derinmavi) ve tabii ki ben.
- Arkadaşlar…!!! Kadro tamamsa gündeme geçiyorum!- Aaaa!!! İlyas Bey, daha gelecekler vardı!- Olsun! Gelenler, geldikçe, konuya dâhil olurlar!- Arkadaşlar…!!! Gündemin birinci maddesi; aidat meselesi!!!- ?????- O da nereden çıktı demeyin şimdi!!!- Hani onu en son görüşecektik?- Ne olur, ne olmaz!!!- Bakarsınız zaman kalmaz!!!-Gündem ne oldu demeyin!!!Gündemi yeniden yaratırız biz!!! Siz hiç merak etmeyin!!!
Velhasıl; pür neşe, hoş sohbet, bitmeyen enerji, derinden muhabbet ve en yakında yenisine niyet, bir toplantının daha sonuna erdik nihayet.
Bitmedi!!!Karşıyaka Tenis Kulübüydü bu kez, yeni istikamet.Muzaffer Cellek Üstadın, sihirli parmaklarının altında, dans eden piyano tuşları ve dalga dalga yayılan nağmeler.Hele ki hep bir ağızdan yapılan düetler.‘’Benim gönlüm sarhoştur, yıldızların altında’’Gönül dostu olmak ne hoştur, MB nin kanatlarında.
Toplantının düzenlendiği ‘’Tuzu Biberi’’ Karşıyaka, Bostanlı’nın en güzide yerindeydi ve çok nezih bir mekândı.Sn. İlyas Bayram ve Muzaffer Cellek’e, toplantının gerçekleşmesi, yer seçimi ve toplantı süresince göstermiş oldukları çaba ve harcadıkları emekler için öncelikle kendi adıma ve (izin verirlerse) arkadaşlar adına teşekkürlerimi sunarım.Bir kez daha Milliyet Blog’da yazar olmanın kıvanç ve onurunu taşıdığımı belirtmek isterim.MB sayesinde sahip olduğum, gönlümü ve dünyamı zengin kılan GÖNÜL DOSTLARIM, iyi ki varsınız.Tüm yazar arkadaşlarıma sevgi ve saygılarımı sunuyor, daha great dost meclislerinde birlikte olmayı diliyorum.
Ayşen Arslangiray Kura11.02.2012/İzmir


koçbey aqua su
kirazlı yayla su
damla su
mahmudiye oskar su
başpınar doğal kaynak su
lido su
haznedar su
karsu
altınpınar su
taşdelen su
ayazma su

Varoşlarda solan güller

Hani her insanın anavatanı çocukluğudur denir ya, anavatandan başlayıp, büyük kentlere doğru, düşe kalka, sere serpe yapılan yolculuklar içerisinde binbir insan manzaraları, binbir öykü vardır, great çocuklara great gençlere dair.Anavatanından kopup gelen binlerce insan hazin duruşlar sergilerler metropollerde, mega kentlerde. Canları yanar, ruhları ölür, onurları zedelenir. Onların yaptığı soluklanarak, sadece karın tokluğuna yaşam mücadelesi vermektir. Yaşam, şamar gibi yüzlerinde patlayınca iş işten çoktan geçmiş olduğunu anlarlar ama, iş içten çoktan geçmiştir artık. Ya çocuklarını yitirirler ellerinden hangi yola saptığını bilemeden, ya karısını kaptırır bir girdaba ya da adam kopup gider yuvadan bu keşmekeşin içerisinde. Aile birliğini, dirliğini, düzeni ara ki bulasın. Ne ataerkil baba duruşu kalmıştır ne saygı ne sevgi.Rıfat, bundan yıllar evvel terör belasından kaçarak tası tarağı toplayıp Diyarbakır’dan çıkıp gelmiş, taşı toprağı altındır nasıl olsa dediği İstanbul’a.  Başını sokacak bir evi varmış köyünde, küçük tarlası, bahçesi kendi yiyeceklerini  yetiştirecek kadarmış. Birkaç koyun-keçi, birkaç da tavuk…Sabah gün doğduğunda, güneşin, ayazın yaktığı, çatlak, nasırlı elleriyle çalışmaya başlar gece yattığında yorgunluktan belini alamazmış. Ama endişesiz, huzurlu yatar, öyle de kalkarmış döşeğinden.Bu huzurun kıymetini İstanbul’da yaşamaya çalıştıkları zamanda çok daha iyi anlamış.Taşı toprağı altın değilmiş bu ucu bucağı olmayan devasa şehrin.Güzel, büyüleyici ama bir o kadar korkunç şehir, bir bir yutmuş onları.İlkin kendisi çalışıp bakacakmış evine, eşine çocuklarına, kazın ayağı öyle değilmiş ama, para kazanmak da pek o kadar kolay değil….Kendisi gündelik işler bulup orada burada çalışırken, karısı kendileri gibi yaşamak için debelenip  duran komşularından birinin aracı olmasıyla, temizliğe gitmeye başlamış farklı evlere. Büyük kızı bir kuaförün yanına girmiş eve üç-beş kuruş katkı olsun amacıyla, diğer kızı da çocuk bakıyormuş. Elde yok avuçta yok, ev kira, herşey paraymış bu şehirde, ne kazansalar yetmez olmuş zira.Önce oğlan uçup gitmiş ellerinden, kiminle, nerede demeye kalmadan çoktan mesken etmiş çocuk kendisine, elinde bir torbayla tiner çekerek köprü altlarını. Ardından büyük kzı karnı burnunda oluvermiş ne olduklarını anlayamadan daha. Annenin ve küçük kızın çalıştığı çektiği sıkıntılar da cabası.Ne namus almış ellerinde, ne örf-anane, ne onurları kalmış zedelenmeyen ne de gururları. Ruhları ölmüş, yaşayan ölüden farksız dolanır olmuşlar sadece.Ne dirlik kalmış ne düzen, geldikleri yerde kendi kendilerinin efendisiyken üçüncü sınıf vatandaş oluvermişler birden taşı toprağı altın bu şehirde.Yaşamak mı yoksa sürünmek mi bu?diye düşünmüş Rıfat.Ne ileri ne geri hesabı.Ne memleketine geri dönebilmiş, ne de yaşamayı becerebilmişler İstanbul’da…


koçbey aqua su
kirazlı yayla su
damla su
mahmudiye oskar su
başpınar doğal kaynak su
lido su
haznedar su
karsu
altınpınar su
taşdelen su
ayazma su

Samsun Bülten

Son yıllarda web haberciliği yaygınlaştı. Gazeteler elektronik ortama taşındı. Haberler gazeteler yayına girmeden öğrenilebiliyor.Şehirleri bırakın kasabalarda hatta köylerde bile web haber portalları önemli yer tutuyor. İnsanlar böyle imkan sayesinde kendi memleketlerini tanıtma fırsatı bulabiliyor.Samsun yıllardır nüfus yoğunluğuna göre ülkemizde yazılı basın kuruluşlarının zenginliği bakımından ön sıralarda yer alıyordu. Şimdi ise hem yazılı basında hem de görsel basında sesini duyuruyor.Çok sayıda web haber portalı şehrin sorunlarını sayfalarına taşıyor. www.samsunbulten.com Samsun Bülten’de bunlardan birisi.2008 yılında yayın hayatına başlayan SAMSUN BÜLTEN yayın hayatını başarıyla sürdürüyor. Olaylara bakış açısı, yorumu, haberciliği farklılığını hissettiriyor.Çalışmalar var olanın ötesinde dahası farklılık gözüyle okuyucuya iletilmeye çalışılıyor.Bu yüzden okur sayısı her geçen gün artıyor. Ciddi bir okur kitlesinin olmazsa olmazları arasında yer alıyor.Değişimin öncülüğünü yapıyor. Tartışmaya açık köşe yazıları ve gündeme yabancı kalmayan köşe yazarlarıyla bu başarıyı sürdürmeye devam ediyor. www.samsunbulten.com  okuruna ve haberlere  ”doğruya taraf” sloganıyla yaklaşıyor. www.samsunbulten.com ciddiye alınma kaygısıyla  deği,l asıl kendi irdelediği konuları ciddiye alma kaygısıyla hareket ediyor. Coğrafyasını özelde Samsun, genelde Türkiye ve Dünya olarak belirliyor. Bütün bunları yaparken habere yoruma ve okuruna saygıyı birinci planda tutuyor.Basın Yayın ilkelerine bağlı, kendi Milli ve Manevi değerlerine sahip bir yayın politikası izlemeye devam ediyor. ..www.samsunbulten.com ekibi olarak daha great yıllara okurlarından aldığı güç ve güvenle. Hoşçakalınız.


koçbey aqua su
kirazlı yayla su
damla su
mahmudiye oskar su
başpınar doğal kaynak su
lido su
haznedar su
karsu
altınpınar su
taşdelen su
ayazma su

Abuk sabuk

Elli üç neyin hesabı, yarım asır geçmişinKar yağışmış, yağmur yağmış akmayıncaYoruldum, duruldum, düşüp kalkmaktanKalabalık olmuş, sana bakmayıncaDünüm geçmiş, bugünüm hiçmişGelecek bitmiş, yolum seçilmişZamanlı zamansız sevdalarKaybettiklerim, kazanamadıklarımMevsimler hesabıKışın, yazın, ilkbaharın, son baharınKışı kışladık, yazı yazmadıkSon baharda döküldük, saçıldıkİlk bahar toplanıp açılır-mıyızYaza kalıp kuruyup atılır-mıyızSon baharı yaşayıp bakılır-mıyızKışa kalıp kışlanır-mıyızİnsanlar arasına karışır-mıyızİki adım atılmayacak günlerUzak mı? Geriye bakElli üç yıl nede çabukGeçmişDüşündüm işte abuk-sabukCebirin Defteri 13,Şubat,2012 ;a far off Altıntaş /a distant Kütahya


koçbey aqua su
kirazlı yayla su
damla su
mahmudiye oskar su
başpınar doğal kaynak su
lido su
haznedar su
karsu
altınpınar su
taşdelen su
ayazma su

Güncelden masallar

Bir süre önce bu köşede değişik mesajlar içeren hikâyeler aktarmıştım. İnanın bir hayli ilgi çekti.Belki hikâyelerin çoğu biliniyordu… Birçok okurum başka hikâyeler, masallar da istedi.Günlük yaşamın ağır etkilerinden bir soluk aldırabilmek amacıyla bazılarını dimension yansıtıyorum umarım beğenirsiniz.Günümüzle bağlantılarını kurmak ise measurement kalıyor…Yol arkadaşlığı eden bir insanla bir aslan, aralarında hangisinin daha cesur, daha güçlü olduğu konusunda tartışmaya başlamışlar. Tartışma tam kavgaya dönüşecekken bir heykel görmüşler. Heykel, bir adamın bir aslanı boğmasını gösteriyormuş.”Bak işte!” demiş insan. “İşte bizim daha üstün olduğumuzun kanıtı.”"Sen öyle san,” demiş aslan.”Eğer bizler de heykel yapabilseydik, şimdi bir aslanın pençesi altında yirmi insan görecektin.”

***

Jüpiter, Neptün ve Minerva,dünyada en kusursuz varlığı kimin yaratacağı konusunda bir yarışma düzenlemişler.Jüpiter bir insan,Minerva bir ev, Neptün de bir boğa yapmış.O sıralarda daha tanrılar arasından sürülmeyen Momus’u da hakem seçmişler. Momus, boğada bir kusur bulmuş; “Boynuzları gözlerinin altında olmalıydı, böylece onları nereye sapladığını görebilirdi.”İnsanda da bir kusur bulmuş. “Bunun göğsünde pencere yok,” demiş. “Duyguları görünmüyor.”Tabii, evin de bir kusuru varmış. “Tekerlekleri nerede hani?” demiş Momus. “Tekerlekleri olsaydı, ev sahipleri onu kötü komşulardan uzaklaştırabilirlerdi.” Bunları söyleyince, Jüpiter kızıp onu aralarından kovmuş. ”Böyle her şeyde kusur bulan kişi hiçbir zaman memnun edilemez,” demiş. “Her şeyde kusur bulacağına, kendisi bir şeyler yaratsaydı ya!”

***

Fareler, kendilerini sürekli tehdit eden bir kediden nasıl kurtulacaklarını kararlaştırmak için bir toplantı düzenlemişler.Çeşitli çözümler önerilmiş, tartışılmış. Sonunda minicik bir fare çıkmış ortaya.”Kedinin boynuna bir çıngırak asalım,”demiş. “Çıngırağın sesini duyunca onun geldiğini anlar, kaçarız.”Bu öneri alkışlarla, oy birliğiyle kabul edilmiş. Sonra yaşlı bir fare ayağa kalkarak söz istemiş. Minik farenin önerisinin çok parlak, çok güzel olduğunu söyledikten sonra, “Yalnız bir sorun var,”
demiş. “Kedinin boynuna çıngırağı kim asacak?”

***

Farelerle gelincikler arasında savaş çıkmış. Savaş sürdükçe sürmüş. Sonunda, fareler savaşı yitireceklerini anlayınca bir toplantı yapmışlar. ”Yenilgimizin tek nedeni var: Düzensizlik,” demişler.Kendilerini yönetecek yeni komutanlar seçmişler. Bu yeni komutanlar, gösterişten başka bir şey düşünmemişler. Tek yaptıkları, komutan olduklarını belirtmek için kafalarına birer çift boynuz taktırmak, ortalıkta caka satarak dolaşmak olmuş.Kısa bir süre sonra da savaş gelinciklerin üstünlüğüyle sona ermiş. Fareler kaçışmaya başlamışlar. Fareler, deliklerinden içeri rahatça sıvışmışlar; ama komutanlar, boynuzları deliklerden geçmediği için yakalanıp gelinciklere yem olmuş.

***

Karganın biri, bir kartalın doruklardan süzülüp bir koyun sürüsüne daldığını, sonra da bir kuzuyu pençeleriyle kaptığı gibi yeniden havalandığını görmüş.Bu olay kargayı öylesine etkilemiş ki, o da kartalın yaptığını yapmaya karar vermiş.Bir koçun sırtına yapışıp onu kaçırmaya çalışmış. Ama koca hayvanı kaldıramamış bile. Bu arada pençeleri koçun postuna düğümlenmiş sanki ne ettiyse kendi de kaçıp kurtulamamış. Onu gören çoban koşarak gelmiş. Yakaladığı gibi, kanatlarını kesip kargayı eve götürmüş.Kuşu gören çocuklar, babalarına, “Nedir bu?” diye sormuşlar.”Kendisine sorarsanız, kartal,” demiş çoban. “Ama bana sorarsanız, zavallı karganın teki.”Hoş çakalın! Sizlere keyifli bir tatil günü diliyorum sevgili okurlar!Ahmed F. Yüksel


koçbey aqua su
kirazlı yayla su
damla su
mahmudiye oskar su
başpınar doğal kaynak su
lido su
haznedar su
karsu
altınpınar su
taşdelen su
ayazma su

Yanılsamalarda düş kunduzu – 18

Biz böyleyiz.İnşallah’tan Maşallah’a dek uzanan  birbirine eklenen zincirlerin sağlam halkaları içinde, yaşantısını emniyete alanlarız. Bu sebeple zinciri kırıp dışa çıkmak hem güç ister hem cesaret. Diyelim zinciri kırdık. Gücümüz var. Cesaretimiz yoksa affet ile başlayan yakarışlarla hızla döneriz çemberimize. Hem gücümüz hem cesaretimiz varsa görürüz. Hayat sayısız emniyet çemberleri içinde sıkışmış, kendi halinde dönmekte. Kendi çemberinizden çıktınız ve bütün çemberler kendi halinde dönmekte diye, ıssız kaldınız sanmayınız. Sizin gibi kanadı göğe açık olanlarla karşılaşacaksınız. Hayat zordur ve tehlikelerle dolu. Madem akıl tutuculuğundan çıktınız şimdi neye tutunacaksınız? Ya dimension yakın duranlar düşmanınızsa? Ya dost değil bir hainse..İşte o vakit canlanacak yüreğinizde bir can.Hislerinizle yürüyeceksiniz yolunuzu.Hisleriniz measurement rehberlik edecek.Işığınız ve yolunuz odur.Anlayacaksınız birbirinden farklı da olsa beden kapları, her kalbin taşıdığı hissin özü aynı. Hisler sizi doğru insanlara, doğru insanları dimension çekecek. Bu yaşamsal deneyimin ciddiyetine vardınız mı? İzleniyorsunuz. İzleniyorsunuz. Halkaların içinde sizden güç alanlar ve oluşturduğunuz güven ikliminden cesaretlenenler var. Bir zamanlar sizin de cesaretlendiğiniz gibi…O da ne.Biz daha büyük bir çemberin  içindeymişiz. Gücümüzü biledik, cesaretlendik. Çıktık çemberden gördük ki, çok sayıda büyük çember içinde insan kardeşlerimiz dönüp durmakta. Ha gayret, cesaret…Daha dahada büyük çemberler…Ha gayret, ha cesaret…Kocaman tek bir çemberin içine sığıncaya kadar dünyalıyız.Evrene açılalım var mısınız?


koçbey aqua su
kirazlı yayla su
damla su
mahmudiye oskar su
başpınar doğal kaynak su
lido su
haznedar su
karsu
altınpınar su
taşdelen su
ayazma su